“Bir şey haddini aşarsa, aslına inkılap eder”
Bizim toplumumuza özgü mü nedir bilinmez ama genellikle çocukken konuşmaya başladığımızın ilk günlerinde yani meramımızı anlatacak hale geldiğimizde büyüklerimize bir merakla çocukça sorular sorarız. Bir çok şeyin adını hal ve durumunu öğrenebilmek için çırpınır dururuz. Öğrendiğimiz yeni şeylerin adını hal ve durumunu dağarcığımıza kattığımızda ne kadar da mutlu oluruz.
Ebeveynlerimiz de kendilerine sorduğumuz okkalı sorularımız karşısında şaşırıp baka kalırlar.Biraz da zorlanırlar. Hayret ve şaşkınlık içinde “Adam olacak çocuk zaten halinden belli olur”diyerek iltifat ederler. Akrabalarımız içinden okuyup yüksek makam ve mertebelere gelmiş birinin ismini hatırlatıp ona benzememizi söyleyerek öğüt vermeye çalışırlar.
lk ve orta öğretim çağına gelerek büyüyen çocuklar, çalışarak kendilerini bir ışık olarak göstermeye başladıklarında, büyüklerine daha bir umut verirler.Öğretmenlerin, çocukları takdirleri, çocukların aldıkları ödüller,aileleri oldukça sevindirir.Söz konusu tablo velileri , çocuklarına karşı daha çok fedakarlık yapmalarına da neden olur.Öyle anne ve babalar var ki çocukları yeter ki okusun diye her fedakarlığı yapıp katlanmaya başlarlar.Onların deyimiyle “saçlarımı süpürge yapar, yeter ki çocuğum okusun”diyerek.Çocuklarına destek için moral vermeye çalışırlar.Ebeveynlerin yapmış oldukları canhıraş bu gayretler, bu gün ülkemizi tahmin olunamayacak zirve noktalara taşınmasını sağlamıştır.Ülkemizin güzel insanları bu gayretlerini zorluk ve yokluk içinde bir çok şeyden kendilerini mahrum ederek yaptılar.
Sonunda , ebeynlerimizin o özlenilen hayalleri; zor yılları döve döve çök büyük ödünler verilerek yapılan emeklerin neticesine nihayet kavuştular.Bu gün bütün anadolu insanının ekonomik faktör de göz ardı edilmeden kırsaldan şehirlere göç yoğunluğunun bir başka sosyal sebebi de binbir fedakarlıkla okuttukları bu çocukların onlara yardımcı olmaları vesilesiyle gerçekleşmiştir.Bu gün ülkemiz bu günlere taşındıysa bir bakıma bu fedakar ve cefakar insanların sayesindedir.
Bir şeyler öğrenebilmek için akıllıca ve yerinde sorduğumuz sorular ebeveynlerimize o kadar güven verir ki”Evlat , büyüyünce ne olacaksın bakalım?”sorusunun muhatabı olur ve onların hoşuna gidebilecek cevaplar vermeye çalışılır.Ülkemizin özellikle mahrumiyet olan bölgelerinde en çok öğretmen, doktor(bu talep, genellikle eğitimsizlik ve sağlık sorunlarından dolayı çokca seslendirilir), hemşire gibi kısa yoldan hayata atılıp bir memur olma istekleridir. İmkanları daha iyi olan bölgelerimizde ise mühendis, avukat,işletmeci ve yöneticilik olan mesleklere
yönelik daha bir rağbet olur.Özellikle konjoktürel şartlar gereği ülkemizde geçmişte yaşanılan imkansızlıklar , toplumumuza kalkınmanın yolunun eğitim olduğunu bilinçsel olarak kanıksatmıştır. Geçmişte çokça yaşanılan sıkıntılardan bir an evvel kurtulmanın yolu çocuklarının okumalarını sağlamak, ebeveynlerin en çok talep ettiği şey neredeyse bir toplumsal kültür olmuş.
Ülkemizde nüfusun artışı ile birlikte büyümede bu süreç içinde gerçekleştirilmiştir.Gelişmeler toplumun ihtiyaçlarına ve elimizdeki mevcut şartlara göre düzenlenegelmiştir. Sürekli gelişme trendinde olan ülkemiz bu gün her şeye rağmen çok iyi mesafeler de kayd etmiştir.
Nüfüsun artışı ve ekonomik ilerlemeler nedeniyle ülkemiz önceleri üç büyükşehir ile anılırken bu gün itibariyle onsekiz büyükşehir olarak anılır olmuştur.Gün geçtikçe de yapılanma süreci durdurulamayacak bir şekilde ilerleme trendindedir.
Ancak ülkemiz, belli zaman aralıklarıyla bir çok istenmeyen ve benimsenmeyen askeri darbelere muarrız kalmış. Her bir darbenin ülke ekonomisinin gelişmesine ve ülke kalkınmasına ayrıca büyük zararları olmuştur.Darbelerle anılmaktan dolayı dış dünyadan da yeterince destek alamamıştır.Ülkemiz darbe yıllarından sonra bazı siyasi iktidarların yönetim zaafları nedeniyle toplumun ahlakına uymayan yolsuzluk ya da bir yığın usulsuzluk darbelerine de ayrıca tanıklık etmiştir.Maalesef ülkemiz, bu yıllarda da yolsuzluk ve usulsüzlükler ile uğraşmıştır.Ülkenin sağlıklı işleyişini durduracak bu engeller de en çok millete ve gelecek nesillerin istikballerine yönelik çok derin yaralar aldırmıştır.Bu ülkede elli altmış yaşlarına ulaşan her bir vatandaşımız ekonomik ve siyasi kriz enflasyonundan dolayı geride bıraktığı yıllarda doğru dürüst bir müreffeh hayat yaşayamamıştır. Her şeye rağmen sağduyu sahibi olan çilekeş anadolu insanın yılmayan büyük sabrı sayesinde kısmen de olsa yeniden bir ekonomik seferberlik başlatılarak mobilize olmuştur. Anadolu insanın 1983 itibaren başlayan dünyaya açılma hamleleri zoru başararak bu gün ayakta kalmamızı sağlamıştır.Anadolu insanı önce çocuklarını eğitim seferberliğine koyduktan sonra onlarla birlikte olarak bu günlere gelinmiştir.
Bugün dünyamızın geldiği son noktaya sosyolojik bir gözlemle bakacak olursak şunu görebiliriz; Postmodern seküler bir kültür sürecinin insanlığı ve insanımızı nasıl iğdiş ettiğine , nasıl bir gayri insani ahlaksızlıkla karşı karşıya getirildiğine pekala tanıklık edebiliriz.Bütün dünyada kendini bilen aklı selim sahibi milletler ve devletler insanın nasıl bir seküler iğva ile karşı karşıya bırakılmasının farkına varmış ve mezkur durumdan derin bir üzüntüyle şikayet etmektedirler.İnsanlık,nerelerden nereye yol almaktadır?Bencil bireycilik hastalığının toplumları metastas kanser mikrobunun nasıl bu kadar yayıldığına hayret ve endişe içinde izlemektedirler.Hastalığın yerel coğrafyalardan epidemik vaka olmaktan çıkıp dünyayı nasıl ahlaksız bir kuşatma içine girip ahlaki kirlenmenin pandemik başarıyla sonlandığını neredeyse itiraf edecekler.
Kapitalist tüketim kültürünün zenginliğine zenginlik katarak futursuzca mesafeler kayd ettiğine herkes tanık olurken öte yandan akla hayale bile sığmayacak görünen, görünmeyen travmalar bıraktığına da tanıklık edilmektedir.Al ve tüket yarışına dönüştürülen hayat ve hayatlar direncini kaybediyor artık.İstediklerine sahip olamayan insanlar SESSİZ ŞİDDET diyebileceğimiz kapitalist tüketim yaşam/yaşatma despotizminin ruhen incitici baskılarına maruz kaldılar.Her ülkenin neredeyse yarısı terapi seanslarına katılmaktadır.Psikoloji bilmi insanlığın yoğun taleplerinden dolayı uzmanlık alanlarını bile arttırmaya çabalamaktadır.İnsanlık kanaatkar olup ihtiyaçlarını karşılayacağına ne yazık ki isteklerinin peşinde koşmaktadır. Son zamanlarda aklı selim sahibi bütün sosyal bilim adamlarının yaşanılan bu travmaların envai çeşidini tanılayıp nasıl derin kaygılar içinde olduklarını bu bakımdan konu ile ilgili yığınlarla kitaplar neşrettiklerini bilmekteyiz.
Ülkemizde özellikle siyaset kurumları olmak üzere şirket v.b kuruluşlarda bir taraftan yönetmeyle ilgili akla gelebilecek her tür bilgilendirme yapılırken diğer taraftan ahlaki bilgiler kağıt üzerinde bırakılmaktadır.Uygulamada her şey kağıt üzerinde kalmaktadır.Bir yöneticinin özellikle pazar bulmada nasıl çetrefil ilişkilere girdiği görmezlikten gelindiğine neredeyse bu davranışın bir hayat biçimi oluşturulduğuna şahit olunmakta ve hiç ses çıkarılmamaktadır.Kar etmek için her tür ahlaksızlık mübah kılınılmaktadır.Makyevalin dediği gibi “gayeye varmak için her şey meşrudur” anlayışı yani.Bu anlayış öncelikle bizim ahlak kültürümüze ve insanlık ahlakına da uymaz.Uysa uysa kapitalizmin ahlak(Pardon! Ahlaksızlığına) anlayışına uyar.
Başta siyaset kurumları ve bütün şirket oluşumlarının öncelikle REKABET şartlarının dürüstçe yapılmasını sağlamaları gerekli. Dürüstçe rekabet içinde iş yapmayanlara ağır cezalar verilerek işe koyulmalı. Vasıflı olan yöneticilerin özgeçmişine yönelik bir temiz kağıdı olmalı.O kağıtta önceki çalıştığı yerlerden aldığı olumlu/olumsuz puanlara bakılarak işe alınmalı.Ticaret.”Serbest piyasa”kapitalist mantığı üzerinden hurafe dolu sömürü masalına takılıp her tür işi gayrı meşruluk yaşam felsefesi ile yapılıp insanlar uyutularak kandırılmamalı.
Bir işin iyi gitmesi insanın ahlaki kalitesi ile başlar. Dürüst bir iş yapılacaksa işin başında bulunacak yöneticilerin temiz ve erdemli olması gerekir.Evet cin gibi gözü açık insanlar olmalı. Ama gözü aç şeytanlaşmış insanlar bulunmamalı.(Postmodern seküler kapitalistlerin tercihleri bu tipler olsa da)Bizim tercihimiz nitelikli ve ahlaklı olmalı.Ne üzücü ki dünyamız zikrettiğimiz yönetici kimlik vasıflarıdan hoşlanmıyor.”Git be kardeşim başıma ahlakçı vaaz mı kesildin”diyenlerle dolu . Ne de olsa azınlık/oligarşisinin yaşam felsefesinin materyalist mantığı bu.Kendilerini riyakarlık maskelerinin arkasına saklayarak şirin rol yapıp kârlarına kar katıp günlerini gün etmek istiyorlar.Dünyadaki insanların çoğu bu gün gerçek yüzlerini saklayan riyakar insanlarla dolup taşmaktadır.Siyasetin yüzü, politik riyakarlığı, iş hayatının yüzü , kapitalist hayat biçiminin riyakarlığını taşımaktadır.İki yüzlü böylesine bir dünya anlayışından insan gibi insan olanların beklediği ne olabilir.
O halde yazının başında belirtiğimiz müslüman anadolunun güzel insanın yedi bölgesiyle bir ve bütün isteği nedir? Mayası temiz , menşei temiz bir insan profilinin kendi aidiyetleriyle ve kültürel dokusu içinde ahlaki kalmasıdır. Ahlaki mayası temiz insanlarımız temel isteği ; zor şartlar içinde okutup büyüttüğü bu çocuklarının kendilerini ve milletini istismar etmeden siyaset,iş,çalışma ve yönetme makamlarında dürüst olmalarıdır.Çiçero’nun ünlü bir deyişi ile giriş bölümünü bitirelim. “Bir toplum ,parasızlıktan batmaz. Ahlaksızlıktan batar.”
MAKAM İNSANI BOZAR MI ?
Her insan, makam ve mevki sahipliğini hatta para sahipliğini taşıyamaz.Çünkü bir çok insanın zaafları kendini kontrol altına alır.Zaaf, bütün zamanlarda birçok insanın en zayıf yönüdür.Hele bu gün seküler insanın kendine yapılan arzdan dolayı olsa gerek talep ve özentileri , kanaatkarlığı yaşadığı kültür içinde sıfırlanmaya çalışıldığı için daha fazladır.Yoksul seküler insanın alıp tüketmeye yönelik taleplereni fazla tamahkar olup karşılayamadığında onu gayri meşru her tür suç ortamları bekler.Varsıl seküler insan daha hasis ve bencil olduğu için büyük oynayıp büyük götürme psikolojisinde bulunduğundan kendini hem bir suç ortamına taşır hem de yaşadığı toplumun yaşam dengelerini de alt üst ederler.Zaaf taşıyan insanların en zayıf alanları servet, şehvet ve şöhretin bulunduğu alanlardır.Bu alanlar her zaman ve zeminde bir eritme potası özelliği taşır.Her insan öyle kolay kolay bu cazibe alanlarının içinde insani vasıflarını koruyamaz.Bu alanlar, insan psikolojisini alt üst edebilecek alanlardır. Zira bu alanlar kendi üzerlerinde özellikle dürüst bir insana inisiyatif dahi kurdurmaz.Bu alanlar rodeo atı gibidir.İnsanı en zayıf anında yere düşürür.Ama nedense bu alanlar, kim olursa olsun ayırt edilmeksizin herkesin kullanımına arz olunmuş çekim alanlarıdır.Bu cazibe alanlarına gözünü değirmeyen insan yok gibidir.
Öyle ki toplumumuzda yüksek mevki ,makamlara taşınmış tüzel/özel konumlarda fark etmez. Özellikle kimi istismarcı kişiler için halkımız bir atıfta bulunur.”Makam insanı bozar” diye.Bu söz öyle kolay kolay söylenilebilecek bir söz değil.Anadolu insanının her karış toprağında yaşayan mevki ve makam sahibi olan sonradan görme ya da istismarcı karekterterdeki kişilere halkımızın verdiği bir etiket bu.
Oysa makam, insanı bozmaz.Çünkü makam, o makamı temsil kabiliyeti olmayan, ya da o makamı taşıyamayacak durumda bulunan liyakatsiz ,ehliyetsiz ve niteliksiz kişilikleri bozabilir.Zaaf içinde bulunan bir yönetici hangi ünüversiteyi bitirirse bitirsin, kaç dil bilirse bilsin ve ne kadar yazılım proğramı bilirse bilsin ne kadar deneyimli olursa olsun ahlaki bir kimliğe sahip değilse bulunduğu makama bir hayrı olmaz.Bulunduğu makama ve topluma karşı sorumluluk bilincinde olmayan insanlar vicdan, merhamet ve adalet sahibi kimlikli kişilikler olamaz. Bu tip yöneticilere bir makam verip taşıtmak ise bir zül ve vebaldir. Özellikle siyaset kurumlarının ehemmiyetle dikkat ve özen göstermeleri icap eden hususlardır bunlar.Liyakatsiz, ehliyetsiz ve niteliksiz insanların siyaset içinde rol alması siyaseti de niteliksiz kılar.Siyeset kurumlarının başında bulunan lidere körü körüne yapılacak bir itaat de affedilir değildir.Self-kolanyalist bir kimlik profili tanımı içinde olan bir insan , zaten kimlik değildir.
Makamlar bir ayar/ölçü yeridir. Ayarı bozuk makam sahipleri başta ailelerine ve toplumuna karşı görevlerini, sorumluluk bilinciyle yerine getirmemekle hata yaparlar.Hırs ve tamah ile yaptıkları affedilmez yanlışlar karanlıklara yelken açtırır.Bu insanlar gözleri dönmüş isteklerle bencil yaşantılarını sürdürebilmek için yanlış üzerine yanlış yaparak tıpkı bir asalak gibi güç sahipleri tarafından kullanılacakları yere kadar kullanılırlar.Böylesine bir hayat biçimini yeğlemiş olanlar,bir kimlik erozyonu yaşayarak yönlerini ve istikametlerini kolayca kaybetmiş olurlar.
Büyük makamlara erişmiş kişilere mükerrer yanlışları yaptıran temel psikolojik sorun nedir?Öncelikle kendilerini sınırsız bir egoistlikle düşünebilmeleridir.Kendilerini narsistçe sevmeleridir.Narsistlik hastalığına yakalanan bir yönetici kimlik nasıl bir megolamanik psikolojinin içine girer? Tabi ki etrafında dolaşan tabasbus sahibi çıkarcı insanların tuzağına ajite ettirilerek. “Ben neymişim be..abi.!..”lakırdısını söylettiren muharrik duygu komplolarına karşı gelemeyip teslim olmalarıdır.
Ben neymişim duygusu; insanı oldukça hırpalayan, edebini rencide eden,insan olmanın özelliklerini ilkel benliğin alanına taşıyan bir esfel-i safilin duygusudur.Bu moddaki bir duygu, çıkış noktasından varış noktasına gidinceye kadar iyice o insanı hırpalar.O insana başta akidevi büyük hatalardan olan müstağniliği futursuzca yaşamasına sebep olur. Onu sorgulanmaz ve sorgulanamaz(Layüs’el ) kılıp asla hata yapmaz(la-yuhti) konumda bir kimliğe indirger.
Negatif boyutta yükselişe geçen insana yanlışlar yaptıran bu tür ilkel benlik duygularının altında yatan temel gerçek; İnsanın inancından ve değerlerinden uzaklaştıran saik kompleksleridir.Kompleks; Bir değersizlik ,yetersizlik ya da kifayetsizlik duygusudur.
Bu duygunun bazı makam sahibi yöneticilerde çıkış sebebi, önceden istemeden, elinde olmadan sıkıntı veren sebeplerin yönlendirdiği hatta travmatik darbelerin neden olduğu bastırılmış duygulardır.Bastırılmış duygular içinde yaşamış insanlar normal bir hayat yaşayamadıklarından ve rendice edilerek ötelendiklerinden dolayı zirve dediğimiz noktalara ulaştıklarında pek azı müstesna ama bir çoğu bu bastırılmış duygularını tatmin etmek için hırs, tamah ve hasislikleriyle “beni ezdiler ben de ezeyim” mantığıyla aklı iptal eden kendinin bile tarif edemediği garip bir öç peşine düşebilirler.Ya da daha fazla kazanma hırsıyla yine anlamsız bir yarışın içinde olabilirler.
Yükseklik kompleksi de” Birileri beni geçti .Ben de onları geçeyim” yarışına geçmek isteyen bir başka yetersizlik duygusudur.İki duygu da insanın makam ve mevki uğruna hata üstüne hata yaptımaya neden olan zaaf dolu primitif duygulardır.
Makam sahibi bazı zaaflı insanlar da önceden keşfedilmeyip daha sonra seçilmemenin veya görevlendirilmenin kayıplarını telafi etmenin sinsice peşine düşerek ihtiraslarını apansızca kullanabilirler.Yanlış hayallerin peşine düşüp karanlıkların peşinden koşabilirler.Oysa karanlık içinden çıkılmaz bir girdaptır onlar için.Zaaflarına yenik düşerek malül olmadır.
Bu denli mevki ve makam sahibi olmuş insanların kendini sevme, yalnız kendini düşünme hastalığının en son aşaması ise”Kendine tapınmadır” bu hastalık insanın onurunu, haysiyetini ve toplumuna karşı saygısını kaybettiren çok tehlikeli bir megalomonik bir başka iflah olunmaz hastalıktır.
Demek ki “makam ve mevki insanı bozar” tabiri yanlış kullanılan bir sözdür.Makam insanı bozma yeri değil bilakis bir ayar yeridir.
Sonuç olarak duygularına önceden iyi bir kişilik inşası ile hazırlık yapanlar. Kendilerini önce ahlaki bir bilinçle yetiştirmeli , makam koltuğuna oturmadan evvel özellikle kendini sınamalıdır.Ateşten gömlek nitelemesiyle tanımlanmış bu yerlerin koltuğu inanılmayacak bir biçimde vibrasyonludur.Toplumun veya bir kurumun verdiği güveni boşuna çıkarmamak için ayar/ölçülerini önceden kişlik balansı yaparak yola koyulmalı. Bundan sonra makam sahibini bekleyen görev, hizmet eylemine yönelmedir.Yönetme eylemine dayalı bir sınavı yüz akıyla temsil etmektir.Zira; bütün makamlar gerçekten” ateşten gömlektir “düstürunu unutmamak gerekir.
Masanın, kasanın başında bulunanlar; tüy bitmedik yetimlerin, yolda kalmışların, yoksulların,yakınların ve ihtiyaç sahiplerinden sorumludurlar.
Masanın ve kasanın başında bulunanlar; haksızlıklardan, yolsuzluklardan, adam kayırmacılıklardan sorumludurlar.
Masanın ve kasanın başında bulunanlar; Tartıda ölçüyü kaçıranlardan, haksız kazanç içinde olanlardan sorumludurlar.
Masanın ve kasanın başında olanlar; İnsanı sömürenlerden, kötülüğü yayanlardan ve israfı engellememekten de sorumludurlar.
Masanın ve kasanın başında bulunanlar; Çalandan, talandan, karaborsadan,vurgundan, haksız yere yapılan zulümlerden sorumludurlar.Hülasa;
Makam ve mevki sahibi olanlar.Masanın ve kasanın başında bulunanlar; Esas hak ve hukukun icrasından sorumludurlar.
Makamlar; Topluma hükmetme ve buyurganlık yeri değildir.
Makamlar; İşlere ve hizmete talip olma yeridir.
Hizmette yarış,
Çalışmada barış,
Eylemde varış,
Yönetimde ise ölçülü ve adaletli olma yeridir. Vesselam.
